(Bir kimse, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hâsıl olur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar. Kalb, kapkara olur.) Günahlar kalbi kararttığına göre, günaha sebep olacak şeylerden de kaçmak lâzımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Üç şey kalbe kasvet verir: Yemeği, uykuyu ve rahatı sevmek.) Günah işleyince, hemen tevbe ve istigfâr etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Paslanan her şeyin bir cilâsı vardır. Kalbin cilâsı da "Estagfirullah" demektir.) Ölümü çok hatırlamak da kalblerin pasını siler. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Su değdiği zaman, demirin paslandığı gibi, kalbler de [günah yüzünden] paslanır.) Orada bulunanlar, (Kalblerin cilâsı nedir yâ Resûlallah) dediler. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Ölümü çok hatırlamak ve Kur'ân-ı kerîm okumaktır
«Ya Azrail! Bir kimsenin ruhunu alırken hiç üzüldüğün oldu mu?», diye sordu. O:
Ya Rabbi her şey Sana malûm... Yalnız bir kulunun ruhunu alırken çok üzüldüm. O da bir gemi dalgalar arasında parçalanıp batmıştı. Fakat o gemide kundakta bir bebek vardı. Anasının ölümü em-rolunmuştu. Bebeğin. annesinin ruhunu alırken çok üzüldüm. Sonra o, bebek bir tahta parçasının üzerinde karaya çıkarak kurtuldu ve öksüz kaldı, dedi.
Bu sefer Hakteâlâ: «Sevinerek ruhunu aldığın bir kimse hatırlıyor musun?» diye sual etiğinde, Azrail (a.s.):
Evet Ya Rab! Zalim bir hükümdar vardı. Halk ondan bîzar kalmıştı, işte o zalim Sultanın ruhunu kabzederken de sevindim, dedi. Allah (c.c.):
«Kim olduğunu hatırlıyor musun, o zalim padişahın?»
Azrail aleyhisselâm:
Hayır hatırlamıyorum Ya Rab, deyince Cenabı Hak şöyle buyurdu:
«Hani o anasının canını üzülerek kabzettiğin bebek var ya, işte odur o zalim padişah!..»
Mekke... Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar. Genç: - Sağol, paraya ihtiyacım yok. - Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirere ver. Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır. Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar: - Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın? Genç: -Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim.
Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri'nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı.
Birgün:
- Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? dedi.
Hazreti Cüneyd:
- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum, buyurdu.
Şeytan:
- Ey Sultanü'l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.
- Defol mel'un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye bağırdı.
İnsanın en zayıf damarı "Sensin!" denilerek, koltuğunun altına girmektir. Nice cahil, günahkar, kendisini alim ve faziletli zannederek bu şekilde İslam'a zarar vermiş, verdirilmiştir. Günümüzün de en teklikeli hastalıklarından da birisi budur. (1)
Hindistan evliyâsından “Fethullah Evdehî” hazretlerinin huzuruna, bir gün sevdiklerinden biri geldi. Ancak neşesizdi adam. Mübarek onu böyle görünce sordu: - Hayrola kardeşim, neşesizsin bugün. - Evet efendim. Hiç neşem yok. - Niçin? Bir derdin mi var yoksa? - Öyle sayılır. - Söyle kardeşim, nedir derdin? - Dünya sıkıntısı hocam. Biri bitip öteki başlıyor işte. Ona sevgiyle baktı ve; - Sıkıntın dünyalıksa, dert etme, buyurdu. Ve izah etti: - Çünkü Allahü teâlâ bize öyle bir nîmet vermiş ki, dünyanın bütün sıkıntıları toplanıp bize gelse, hiç kalır bu nîmet yanında. Adam şaşırdı. - Hiç mi kalır? Nasıl yâni? - Hani insanın alnına bir sinek konar ya, elini kaldırsan uçup gidecek. - Evet efendim., - İşte dünyanın bütün sıkıntıları, kavuştuğumuz nîmet yanında o sinek gibidir aynen. İyice merak etti. - O hangi nîmet ki hocam? - “Îman” nîmetidir, buyurdu. Dünyada Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmaktan daha kıymetli bir nîmet yoktur ve olamaz. Adamcağız memnun olmuştu Merak ediyorum Bir gün bu kimse yine bu zâta gelerek; - Efendim, ben bir şeyi daha merak ediyorum, diye arz etti. Mübarek sordu: - Hayrola, nedir merak ettiğin kardeşim? - Acaba Allah beni seviyor mu? Bunu çok merak ediyorum. - Pekii sen Allahı seviyor musun? buyurdu. - Vallahi seviyorum hocam. - Öyleyse merak etme. - Neden? - Sen Allahı seviyorsan, mutlaka Allah da seni seviyordur. Adam çok sevindi. - Sahi mi, seviyor mudur? - Elbette. Allah seni sevmese, sen Onu sevemezsin ki. - Öyle mi, buna çok sevindim hocam. - Tabii ya. Sevgi yukardan gelir çünkü. Ve izah etti: - Baba evladını sevmezse, evlat onu sevemez. Hoca talebesini sevmezse, talebe hocasını sevemez. Bu, hep böyledir.
Şam yakınlarında Mutede, hicretin sekizinci yılında, on bin kişilik İslam ordusu ile yüzbin kişilik haçlı ordusu karşı karşıya gelirler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu.
Abdullah bin Revaha (R.A) yaralıydı, arkadaşı Caferin (R.A) şehid edildiğini öğrenince bulunduğu yerden ayağa kalktı, atına bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanların yanı sıra içinde ki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçinde ki düşman bir ara ona;
Dön geri... Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşlarının öldüğü gibi birazdan sende öleceksin. Oysa Medinede seni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var...
Abdullah bin Revaha (R.A), içindeki düşmanı şöyle diyerek mağlup etti.
Eşini mi düşünüyonsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onların hepsini azat ettim. Medinede bulunan bağ ve hurmalıklara gelince, onların hepsini Resul-ü Ekreme hediye ettim. SÖYLE EY NEFİS! BAŞKA DİYECEĞİN BİR ŞEY KALDI MI?
HAKKIMI HELAL EDERİM AMA BİR ŞARTLA
İmam Azam Ebû Hanife Hazretlerinin babası olan Sabitin harama karşı büyük bir hassasiyeti vardı. Onunla alakalı şöyle bir menkıbe anlatılır: Sabit Hazretleri bir gün abdest almak için bir dere kenarına gelir. Suda bir elma görür. Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayı alıp yer. Fakat tükrüğünde kan görür. Şimdiye kadar böyle bir hal görmediği için tükrükteki kanın bu elmadan ileri geldiğini tahmin eder. Yediğine pişman olur. Elmanın sahibini bulup helalleşmek için dere boyunca gider. Adamı bulur. Adam hakkını helal etmesi için bir şart koşar ve Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Onu görmeden evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim. der. Sabit Hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder. Düğün hazırlığı yapılır. Sabit Hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok. der. Kayınpederi tebessüm ederek, Evladım, o benim kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allahu Teâlâ mübarek ve mesud etsin. der. İşte bu evlilikten, yani böyle bir anne ve babadan İmam Azam Ebû Hanife Hazretleri dünyaya gelir.
Herşeyi Allahtan İste!..
Bir gün Mevlâna Hazretleri Şeyh Selâhaddin-i Zerkûbun dükkânında oturmuştu. Dostlar da dükkânın çevresinde halka olmuş ilâhî bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek, ağlayıp sızlayarak içeri girdi; Mevlânanın ayağına kapandı, hüngür hüngür ağladı ve :
Yedi yaşında bir çocukcağızım vardı. Onu çaldılar. Kaç gündür aramaktan dermansız bir hâle geldim; ama yine onu bulamadım, dedi. Bunun üzerine Mevlâna büyük bir hiddetle:
Tuhaf şey bütün varlıklar Allahı yitirmişler, onu hiç aramıyor ve onun için de bir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sana ne oldu da göğsünü dövüyorsun. Senin gibi bir ihtiyar kendi çocukcağızının hasretiyle harap ve rüsvâ oluyor. Neden bir an Allahı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusufunu Yakup gibi bulasın, buyurdu.
Çaresiz kalan ihtiyar derhâl tövbe etti ve göğsünü kapamağa başladı. Tam bu sırada onun kaybolan çocuğunun bulunduğu haberini getirdiler. (I, 118-119)